Bilmek, yaşamaya yetmiyormuş
Yıllarca annelere bebeklerin neden ağlayabileceğini anlatan bir hemşire, oğlu Mete’yi kucağına aldığında bilmenin yaşamakla aynı olmadığını öğreniyor. Damla Nur Bozkaya; sezaryenden sonra iyileşen bedeni, “Acaba yetiyor mu?” sorusunu ve kendine anlayışla bakmayı anlatıyor.
Yazan: Damla Nur Bozkaya · · 3 dk okuma

Bir bebeğin neden ağlayabileceğini biliyordum.
Açlık, gaz, yorgunluk, yakınlık ihtiyacı… Bunları yıllardır başkalarına anlatıyordum. Ama Mete memeyi çekip bırakıp ağladığında, bildiğim bütün nedenler zihnimden geçiyor, hiçbirisi o an içimi rahatlatmaya yetmiyordu.
Kucağımda kendi bebeğim vardı. Ben onu doyurmak istiyordum.
Anne olmadan önce lohusalığı da bildiğimi sanıyordum. Doğumdan sonra bedenin iyileşmesinin zaman aldığını, uykusuzluğun insanı nasıl etkilediğini, emzirmenin her zaman kendiliğinden yoluna girmediğini… Hepsini biliyordum. Sonra sezaryenle doğum yaptım. İyileşmeye çalışan bedenimle Mete’nin ihtiyaçlarına yetişmeye çalışırken, bir şeyi bilmenin onu yaşamakla aynı olmadığını öğrendim.
Günlerim bazen emzirmeler arasında geçti. Memeye aldım, yeniden denedim, sağım yaptım, sütümü artırmanın yollarını aradım. Geceleri yutkunduğunu duyduğumda içim rahatladı. Gündüz memeyi bırakıp ağladığında yine aynı soruya döndüm: Acaba yetiyor mu?
Sütümün Mete’ye yetmesini o kadar istiyordum ki bazen bütün günümü bunun etrafında kurduğumu fark ediyordum. Bir emzirme iyi geçtiğinde seviniyor, zor geçtiğinde kendimde neyi değiştirmem gerektiğini düşünüyordum. Oysa ben de yeni doğum yapmıştım. Benim de dinlenmeye, anlaşılmaya, bazen yalnızca ağlamaya ihtiyacım vardı.
Aynaya baktığımda da kendime alışmaya çalışıyordum. Hamilelikte aldığım kilolar, doğumdan sonra hemen eski hâline dönmeyen bedenim, değişen göğüslerim… Bunların doğal olduğunu biliyordum. Yine de eski kıyafetlerimi elime aldığımda ya da kendi fotoğrafıma baktığımda, bildiklerim hissettiklerimi her zaman değiştirmiyordu.
Bazen herkes bebeğin nasıl olduğunu sorarken birinin de bana “Sen nasılsın?” demesini istiyordum. Çünkü yalnızca bedenim değişmemişti. Günün her saatinde birinin annesiydim artık. Sevdiğim, istediğim, uğruna çok şey yapabileceğim bir kimlikti bu. Ama kimi zaman onun içinde eskiden olduğum kadını arıyordum.
Lohusalığımın bir bölümünü annemin evinde geçirdim. Annemin desteği bana iyi geldi. Ama insan annesinin yanında da kendi evini özleyebiliyor. Bazen yanınızda sizi seven insanlar varken de hayatınızın alıştığınız hâlini, eşinizin yakınlığını, kendi düzeninizi arıyorsunuz. Bunları hissetmek, gördüğünüz desteği daha az değerli kılmıyor.



Lohusalıkta aynı anda birden fazla duyguya yer varmış. Bebeğime bakıp büyük bir sevgi duyarken çok yorulabiliyordum. Yardım aldığım için şükrederken yine de yalnız hissedebiliyordum. Anne olduğum için mutlu olurken önceki hayatımdan bazı şeyleri özleyebiliyordum.
Hemşire olarak annelere “Her bebek ve her anne farklıdır,” demek kolaydı. Anne olarak bunu kendime söylemek daha zordu. Başka bir anneye anlayışla yaklaşacağım bir günde, kendime neden bu kadar sert davrandığımı sonradan fark ettim.
Bu süreçte yalnızca uykusuz kalmadım. Kendimden de şüphe ettim. Sütümü, bedenimi, anneliğimi sorguladığım zamanlar oldu. Oysa günlerime dışarıdan bakınca başka şeyler de görüyorum: Yorulmuşken tekrar kucağıma aldığım bebeğimi, ağladığım halde sürdürdüğüm çabayı, yardım almayı öğrendiğim anları…
Emzirmek için verdiğim emeğin benim için anlamı büyük. Ama Mete’ye duyduğum sevgi, memede geçirdiği dakikalarla ya da sağdığım süt miktarıyla ölçülmüyor. Değerim de tartıda gördüğüm sayıyla ya da eski kıyafetlerimin üzerime olup olmamasıyla ölçülmüyor. Bunları kendime hatırlatmaya hâlâ ihtiyacım var.
Şimdi oğluma bakıyorum. O büyüyor; ben de hâlâ anne olmayı öğreniyorum. Bazı günler kendime güveniyorum, bazı günler yine “Doğru yapıyor muyum?” diye soruyorum. Her şeyi çözmüş değilim.
Yine de Mete ağladığında sesini tanıyorum. Onu kucağıma aldığımda başını nasıl yasladığını biliyorum. Zor bir günün ardından bile sabah onun için yeniden deneyeceğimi biliyorum.
Belki başka anneler de günün sonunda kendilerine aynı soruları soruyordur. Keşke o an, eksik kaldıklarını düşündükleri şeylerin yanında yaptıklarını da görebilseler. Ben kendi hikâyeme bakmayı yavaş yavaş böyle öğreniyorum.
Uzun gecelerin battaniyesine onun adı
O gecelerde kucağınızla bebeğinizin arasında hep bir battaniye vardı. Köşesine adını yumuşak iplikle işleyelim; yıllar sonra o günlere dokunduğunuz ilk şey o olsun.
— Damla Nur Bozkaya
Okurlardan sorular
Anneler soruyor, biz yanıtlıyoruz — bu yazının altında başkalarının da aklına gelebilecek sorular.
Siz de sorun
Bu yazıyla ilgili aklınıza takılanı yazarına sorun. Gerçek annelere yanıt verebilmek için WhatsApp numaranıza tek kullanımlık bir kod gönderiyoruz; numaranız hiçbir yerde görünmez.
Okumaya devam edin

Anne & Bebek
Türkiye’ye taşınma, annelik ve… benim yeni gizli ritüelim
Ailesiyle Türkiye’ye taşınan Kristina Çelik, bebek bakımı ve yeni bir ülkenin telaşı içinde kendini “sonraya” bırakmamak için parfüm dünyasına kapılıyor. Bu sonbahar için sevdiği sıcacık notaları paylaşıyor: baharatlı vanilya ve amber, sandal ağacı ve kakule, kahve ve çikolata.
· 2 dk okuma

Anne & Bebek
İlk sonbahar geceleri: Loş ışık, sessiz oda ve bir bebeğin uyku ritüeli
Eylül bitince günler kısalır, akşamlar erken iner ve yeni doğmuş bir bebeğin evinde geceler uzar. Hamza Bera’nın ilk sonbaharında öğrendiğim üç şey: ışığı kısmak, aynı şeyi aynı sırayla yapmak ve odayı o bebeğin odası hâline getirmek.
· 3 dk okuma

Anne & Bebek
İki hayatı aynı güne sığdırmak
Sabah dört çocuğun sesiyle başlayan, beyaz önlükle devam eden ve akşam yine dört küçük kalbe dönen bir gün. Uzman doktor ve dört çocuk annesi Meliha Özyalvaç, çalışan anneliğin en zor tarafını ve bütün yorgunluğun içinden yükselen o tarif edilmez şeyi anlatıyor.
· 2 dk okuma